İLK HUKUKÇULAR VE İLK MEZHEPLER

İLK HUKUKÇULAR VE İLK MEZHEPLER

Şi’a, “taraftâr” mânâsında olup, ilk ortaya çıkışında dinî bir mezhep değil siyasî bir meslekti. Haricîlerin iddialarıyla beraber ortaya çıkmıştır. Lâkin Ali isminin karıştırıldığı her konu, umumî olarak Şi’a adı altına sokulmağa başlanmış ve bu yüzden ilk dinî Şi’a mezhebinin sahibi, Abdullah ibni Sebe sayılmıştır.
Şi’a adı o derece geniş bir daire olmuştur ki, bu daireye sokulan mezhep fırkalarından büyük çoğunluğunun İmam-ı Ali ile hiçbir bağlantısı yokken, onlara da Şi’a adı verilmiştir.
Buna rağmen bizde mezheplerin tasnifi gayet garip bir manzara göstermektedir. Mânâlı mânâsız bir sürü mezhebin muhteviyatına[=içeriğine] değilse de, adet ve şekline bir sebep bulmak derdiyle, bir hadîs uydurulmuş ve bu hadîs gereğince İslâm’da dinî fırkalar yetmiş üç’e çıkarılmıştır. İşte Şi’a mezhepleri hakkındaki sınıflandırmada da bu sayıyı doldurmak hevesi görülmektedir. Bir takım şekilci kişiler, yahudi dininde yetmiş bir fırka, Hıristiyanlıkta yetmiş iki fırka bulmak derecesinde cinnetler göstermişlerdir.
Bu gibi sun’î taksimler bir yana bırakılırsa, mezhepler hakkında tenkit ve tahlil [=analiz] üzerine kurulu sınıflandırmalar yapmak imkânı doğar.
Sünnîler ve Hasan-ı Basrî
Sünnîler, birinci ciltte bildirilmiş olan icma-ı ümmete [=fıkıhçılar topluluğunun görüş birliğine] dayanan İslâm akidesi sahipleridir. Bu akîde şu şekilde hülâsa edilebilir:
İşbu fırkaya [gruba] dâhil olanlar, Peygamber Efendimiz’in ve ashâb-ı kirâm hazretlerinin itikadları ve İmam-ı Ebû Mansur Mâturidî ve Ebû Hasan el-Eş’arî hazretlerinin içtihâdlarına uyanlardır.
Bunlar Allah’ın Bir ve Kadîm[=En eski] olduğuna; Hayat, İlim, Kudret, İrâdet, Semi'[=İşitme], Basar[=Görme], Kelâm ve Tekvîn[=Var etme] sıfatlarının yerine getiricisi ve Zât’ı olduğuna ve Allah’ın kullarından sayılan büyük meleklere, indirilmiş bulunan kitablara ve Kur’ân’ın mahlûk olmadığına, Allah kelâmı olduğuna, bütün peygamberler ve resûller ile beraber “Muhammedüni’l-Mustafa” (S.A.) hazretlerinin peygamberliğine, âlem’in yaratıcısı Allah olduğuna inanır ve Çihâr-yâr-ı Güzîn[=Dört Halife] (RA.) hazretlerinin bilinen sıra üzere velâyet ve hilâfetlerini tasdik ve Peygamber’in bütün sahâbelerine sevgi beslerler. Allah hakkında araz, cisim, cevher, musavver[=hayal veya cisim olarak şekillendirilmiş], hudutlu, sayılı, sonlu, bölüntülü diyenleri reddedip hiçbir mekânda oturmadığını, ilminin ve kudretinin hiçbir nesneyi dışında bırakmadığını, yâni imkân âleminde oluşan bütün hallerin ve fiillerin onun yaratması, ortaya çıkarması, kaza ve kaderiyle olup, ezelî ilminde olan gerçekliklerin yok edilemez bir tertip üzere elbette vukûa geleceğini ve halkın fiilleri iki türlü olup, biri kul’un aracıLığı ve dilemesiyle olmayarak yalnızca İlâhî irâde ile, diğeri ise kul’un isteği ile irâdesinin kuvvetlenmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasyla hâsıl olmakta bulunduğunu, fiili illetsiz ve ârazsız olduğunu, amellerin iman hakikatına dâhil olduğunu, iman hakikatnın artıp eksilmediğini, İlâhî fazlın sevabı ve İlâhî adâlet’in cezayı gerektirdiğini ve ilmin akıldan daha faziletli ve büyük günahlara sahip olanlara peygamberlerin şefaatinin hak olduğunu söylerler ve inanırlar.
Sünnîlerin ilk ve en meşhur imamı, Hasan-ı Basrî sayılabilir. Tabiînden olan bu zât, İmam-ı Ali’nin ashabından olup, tarikatların ekserisi onun vasıtasıyla İmam-ı Ali’ye uzanır. Hasan-ı Basrî, İmam-ı Hasan’dan da birçok defalar fetva istemiş, bu cümleden olarak, hayır ve şer, kaza ve kader bahislerini İmam-ı Hasan’ın içtihâdları gereğince kabul etmiştir. İşte bu bakımdan asıl Ehl-i sünnet, İmam-ı Ali’nin sevenleri ve taraftarları olup, bundan başka Ali yanlısı olması ihtimâli yoktur.
Ehl-i sünnet imamlarının bütün hepsi Ali’nin faziletlerini söyleyen kişiler olmakla beraber aynı zamanda Ehl-i Beyt imamlarından istifade etmişler ve onların tilmizi olmakla da iftihar eylemişlerdir.
İmam-ı Âzam Ebû Hanife; İmam-ı Câfer-i Sâdık’ın bir tilmizi olup, faziletli Ehl-i Beyt’in güzellikler dolu hayatlarını dâima sitayişle anmaktan çekinmemiştir. İmam-ı Ahmed bin Hanbel, yalnız zevahir imamı olmayıp Ehl-i Beyt’in irfanını yüklü büyük bir velî idi.
İmam-ı Şafiî’nin Arafat hutbeleri hatırlanırsa, Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in kadrini ondan ziyâde yücelten kişilerin nâdir olduğu itiraf edilir. İmam-ı Mâlik ve diğer imamlar hakkında da hep bu yolda düşünceler vardır. Şu halde Ehl-i sünnet ve Şi’a’yı esas bakımından birbirinden ayırmak mümkün olamaz. Zarurî olarak denilir ki: Her kim ki, Ehl-i sünnettir, zarurî olarak Ali’nin şi’asıdır. Her kim ki Ali’ye mensuptur, bizzarûre Ehl-i sünnettir. Şu halde Sünnî ve Şi’a ayrılığı ne yolda genişlemiş ve nasıl bugünkü haline gelmiştir? Burası tam bir ehemmiyetle incelenmeğe değerdir. Bu mühim suale gayet kısa ve faydalı bir cevap verebilir ve deriz ki: Tarafların aşırılık ve garezlerinin mes’eleyi çığırından çıkarmış olmasıyla… Şimdi şu konuyu enine boyuna inceleyelim.

Ali’nin Fazileti ve Ehl-i Beyt’in Hukuku
Siyaset fikri hiçbir şeyden ayrılmadığından inceleyicilerin çoğu, dıştan görünen vazifeler, içteki faziletler, ahlâk, irfan ve sosyal durum gibi, birbirine karışmayan konuları karıştırmışlar ve bu yanlış temel üzerine muhakemelerini kurmuşlardır. İlk karışıklık, Dört Halife’nin iç dünyaları ve manevî mertebeleri hakkında ortaya çıkmıştır. Biz, bu konuda tarihin hakkını yerine getirdik. Halifelerden her birini, yaptıkları sosyal vazifeler bakımından değerlendirdik.
Allah’ın indinde hangisinin daha üstün veya faziletli olduğuna gelince: Böyle bir suali sormak, hattâ böyle bir suale lüzum görmek bile çocukluktur. Şimdi de kişilik özelliklerine göre bu üstünlüğü düşünerek anlamak hususuna gelelim. Cenâb-ı Peygamber’in ashâb’ın önderleri hakkında rızâ ve muhabbetini açıklayan hadîsleri var. Bu hadîsleri karşılaştırarak üstünlük çıkarmaktan acaba ne çıkar? Buna rağmen ümmetin araştırıcılarını en çok uğraştırmış mes’elelerden biri de budur. Esefle belirtelim ki, bu uğraşmaların zaman ve siyâset sebebiyle olduğunu, çokları fark etmemiştir.
Bir kimse, bu konudaki çeşitli fikirlerden sıyrılıp da objektif bir bakışla bir taraftan “Sahîh[=Doğru, ulaşım zinciri sıhhatli] Hadîsler”i, diğer taraftan sahabenin sözlerini ve eserlerini incelese, evvelâ görünürdeki vazifelerle Bâtınî [=içsel] mânâları ayırmak mecburiyetini hisseder. Meselâ ashâbdan birinin başarıları ve hizmetleri, diğer birinden fazla olsa, acaba bu fazlalık, üstünlük sebebi olur mu? Hayır. Dört halifenin faziletlerini de halifeliklerindeki sıraya göre sıralamak doğru bir fikir değildir.
Muhyiddin-i Arabî diyor ki:
“Keşifte bulunmak yoluyla Allah bizim kavramamızı sağladı ki, bir şahsın diğeri üzerine imam olması zaman bakımından öne geçmedir; bu öne geçişte öne geçenin faziletli olması lâzım gelmez.”
Hakikat bundan ibaret olmakla beraber mânevi üstünlük meselesiyle hilâfet sırasının bir münâsebeti yoktur. İşte mutlaka mânevî üstünlük aranırsa herkes, hangi sahâbide fıkrince daha ziyâde üstünlük olduğunu düşünürse onu üstün görmesinin dinî esaslar ile bir ayrılığı veya aykırılığı olamaz.
Ehl-i Beyt’in haklarına gelince: Bu haklar ki, ümmet’in onları ululaması ve saygı göstermesinden ibarettir, tamamıyla ve kesin olarak korunmuştur. İmam-ı Ali, Hasan ve Hüseyin, Fâtıma ve Selman’dan ibaret olan Ehl-i Beyt’in temiz olduğunu ve bununla beraber masumiyeti âyetlerle sâbit olduğu için bu konuda daha fazla söz etmeyi lüzumsuz görürüz. Zaten bu haklar kimse tarafından inkâr edilmiş değildir. Lâkin din sahasında değil, siyâset sahasında deveran etmiş olan ihtilâf öyle çirkin bir dereceyi bulmuştur ki sonunda tevellî[=Hz. Ali’yi sevenlere yakınlaşma] ve teberrî[=Hz. Ali’yi sevmeyenlerden uzaklaşma] şekliyle bir akîde[=ilke] halini almıştır.
Bu aşırılığa sebep olan Emevîler’di. Hakikaten Emevîler devrinde, Ömer bin Abdülaziz zamanı müstesnâ, her cum’a hutbesinde, İmam-ı Ali’ye ve Âl-i Beyt’ine hakaret edilir, lânetler okunurdu. Lâkin Emevî demek Ehl-i sünnet demek değildir. Bununla beraber Muaviye ve Mervanîlere mahsus olan çirkin işlerden vefakâr sahabeleri, hele İmam-ı Ali’ce de yüceltilmiş bulunan Şeyheyn’i [Hz. Ebû Bekir ve Ömer’i] mes’ûl tutmak, ikrah ve nefretten onlara da hisse çıkarmak red ve nefret edilesi bir harekettir.
Gerçekten halifelik mes’elesinde ihtilâf oldu. Lâkin bu ihtilâfı, Muaviye’nin taşkınlıklarıyla kıyaslamak kabil midir? Birinci cilltteki tarafsız garezsiz muhakemelerimizle ispat ettik ki, zamanın zaruretiyle olan bu ihtilâf, Ebû Bekir, Ömer ve Ali arasında düşmanlık eseri bırakmamıştır. Lâkin müfrit Şiîler, bu meselede, insanların en faziletlisi ve en iffetlisi olan İmam-ı Ali’ye pek çirkin bir vazife yüklüyorlar ki bazı Şi’a mezheplerinde bulunan “Takiye (=nefsini saklamak), Ketman (=gizlenmek)” usûllerinin başlangıcı budur.
Güya İmam-ı Ali’nin gönlünde Ebû Bekir’e, Ömer’e, Osman’a ve daha nice ashaba buğz ve düşmanlık mevcutken, bunu gizlice kendi ashabının seçkinlerine bildirmiş ve fakat diğerlerinden gizlemiş ve temsilcilerine yalandan dost görünmüş!
Doğrusu ya, İmam-ı Ali gibi hissettiklerini gizlemeğe tenezzül etmez, kimseden korkmaz, Hak uğrunda ilmini her an feda etmiş kâmil bir zata, bir taraftan bağlılık ve sevgi ilânıyla, diğer taraftan bu derece âdî ve aşağılayıcı sıfatları reva görmenin nasıl bağdaştırıldığını hayretle karşılıyoruz.
Eğer Ebû Bekir ve Ömer, Hz. Muhammed’in seccâdesinde oturmağa lâyık olmayan ve İslâm dinine zararlı olacak adamlar olsaydılar, İmam-ı Ali, her düşünceden evvel dinin selâmetini düşünür ve bu adamları, onlara kadı ve müşavir olmak suretiyle, desteklemez ve gelecekteki müslümanları bu hareketiyle yanıltmazdı. Bu bakımdan tarih lisanı, İmam-ı Ali’yi, bu gibi iğrenç vasıflardan uzaklaştırarak, bütün sorumluluğu ondan sonra gelen mezhep icatçılarına döndürür.
Bu aşırılığı, yâni “takiye ve ketmatı”ı caiz gören mezheplere karşı, İslâm’ın en objektif ve en hakkaniyet sahibi bir tenkitçisi olan Chanté pie de la Cosie düşünce veya görüşlerini şu yolda bildiriyor:
“Bazı saygı gösterilmeğe değer şahsiyetler müstesnâ tutulursa, bugünkü Şiîler’in dinî durumlarına üzüntüyle bakmamak elden gelmez. İslâm hahamları diye anlaşılmış bulunan İran mollaları, ekseriyetle câhil ve mutaassıptırlar. Onlarda dindarlık, çok kere riyâdan ibaret olup gizlice dinsizliği revaçlandırır ve yayarlar. Şiîler, farkında bile olmayarak, hakikat denilen şeyi hissetmeyi tamamen kaybetmişlerdir. Sofîye terimlerinin kötü kullanılması, çığırından çıkarılmış rumuz ve bahusus ketman (kalben tasdik ve kabul edilmeyen bir şey’i lisânen itiraf) mesleğinin meşru hale getirilişi onlarda mânevî ve ahlâkî hislerin kaybolmasına ve idrâk kuvvetlerinin karmaşaya dönmesine sebep olmuştur. Cerbeze-i felsefîye (yâni tumturaklı kelimelerle fikirler ileri sürmek) onlarda dâima kabul görüyordu. Bir İranlının her şeye tercih ettiği fikirler, aşırı teşbihlerle söylenmiş sözlerdir ki, bunlar, mânâsız veya inkâr edercesine bile olsa makbule geçer.”

Ehl-i Beyti Sevmek Mânâsında Şi’a
Haricîlerden başka bütün müslümanlar, Sünnîler Ehl-i Beyt’i sevdiklerinden, bu mânâda Sünnî ve Şi’a ayrı şeyler değildir. Bilhassa tarikatların feyiz ve kültürü Ehl-i Beyt’ten gelmiş olmakla, onlar hep Âl-i Resûl’ün âşıklarıdır. Sünnîler dahi beş Âl-i Abâ ile beraber on iki imamı saygıyla anar ve överler.

Câferî Mezhebi
İsnâ aşerîye[=Oniki İmam’ı esas alan]’den bir mezheptir ki, İmam-ı Câfer-i Sâdık hazretlerine nisbet olunmaktadır. Bu mezhebin bazı muameleler ve teferruatta icmâ ile farkı varsa da İslâm usûlünde ve aslî kaidelerde doğru olan şeylere aykırı fikirleri yoktur.
Diğer Şî’a Mezhepleri
1. Şi’a’dan “Sebeîye” fırkası: Bu fırkanın reisi olan Abdullah ibni Sebe İmam-ı Ali (K.V.) hazretlerinin sevgisinde aşırılığa kaçarak ulûhîyetine[=Allahlığına] inandı ve: “İbni Mülcem onu şehîd etmedi. Onun öldürdüğü bir şeytandı! Hazret-i Ali bugün bulutlardadır. Gök gürültüsü onun bağırması, şimşek onun kamçısıdır. Âhır zamanda yere inip adâletle âlemi ıslâh edecektir.” dedi. Birçok ahmaklar bunun mezhebine tâbi oldu. Bu fırkanın mensupları ölümden sonra tenâsuha[=ruhun başka bir vücuda göçtüğüne] da inanırlar.
EK:
Aslen Yahudi olan bu İbni Sebe, diğer ismiyle İbnü’s-Sevdâ, önce ortaya 3 esas attı: Ric’at, Vasiyet, Hulûl. Ric’at akidesi için şu yolla dâvet yapıyordu: “Mademki, Hz. İsâ âhir zamanda dünyaya tekrar gelecektir. Ondan daha büyük peygamber olan Muhammed neden gelmesin? Şaşarım onlara ki, İsâ’nın tekrar yeryüzüne geleceğine iman ederler de Muhammed (S. A.)’in geleceğine inanmazlar.” dedi. Vasiyet için de: “Her nebinin bir vâsisi vardır. Hz. Muhammed’in de Ali bin Ebî Tâlib’dir, binâenaleyh, Peygamber’den sonra onun bu ümmette vâsisi ve halefi odur.” diyordu. İbni Sebe, burda da durmayarak, Hz. Ali’yi vâsî, sonra nebi yaptı. Sonra da Ali ve evlâdına ulûhiyetin bir cüz’ünün hulûl edeceğini ilâna başladı. Hattâ, İbni Sebe cemaatından bazıları, Hz. Ali’nin yüzüne karşı “Sen (hâşâ) İlâh’sın.” dediler. İş büyüdü; Ali bunların, bir rivâyete göre, ateşte yakılmalarını emretti. Bu defa da İbni Sebe “Artık şimdi iyice tahakkuk etti ki, sen Allah’sın (hâşâ), çünkü ateşle azap etmek ancak O’na mahsustur; aksi halde ateşle azap etmezdin.” dedi. Sebe, râfızîliği bu üç esas üzerine kuruyordu. Ric’at akîdesiyle Talmut’taki telâkki de böylece bu sapık görüşlere girdi. (Ziya Nur’un ilavesidir.)
2. Şi’a’dan “Kâmilîye” fırkası: Bunlar “İmamlık bir nurdur. Bir şahısta nübüvvet, diğer şahısta imamet olur. Bazan da imamlık peygamberliğe dönüşür.” derler ve İmam-ı Ali (K.V.) Hazretlerine bî’at etmeyenleri kâfirlikle suçlarlar.
3. Şi’a’dan “Aliilâhîye” fırkası: Bunlar İmam-ı Ali (K.V.) hazretlerinin ulûhiyetine inanırlar. Hattâ Peygamber Efendimiz’i gönderen Hazret-i Ali’dir derler ve içlerinden bazıları Hazret-i Ali ile beraber Hazret-i Peygamber Efendimiz’in; bazıları da Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (R. A.) Hazretlerinin de ulûhiyetine inanırlar.
4. Şi’a’dan “Muğîriye” fırkası: Bunlar “Cenâb-ı Hak Nûr’dan bir adam suretindedir ve başında Nûr’dan bir tâc vardır; kalbi hikmet kaynağıdır. Cenâb-ı Hak insanı yaratmak istediği zaman ism-i âzam ile konuştu ve uçtuğunda başı üzerine bir tâc düştü. Sonra kullarının isyanına vâkıf olunca gazaba gelerek terledi ve bu terinden biri tatlı, diğeri tuzlu iki deniz meydana geldi. Tatlı denize bakınca kendi gölgesini görüp bu gölgenin bir miktarından Ay ve Güneş’i yarattı ve ondan gayrisini, başka Allah’a lüzum yoktur, diyerek yok etti. Ondan sonra zikrolunan tatlı denizden mü’minleri, tuzlu denizden dinsizleri yarattı ve insanlar dalâletteyken Peygamber Efendimizi gönderdi. Emâneti yâni Hazret-i Ali’yi imâmlıktan menetme hususunu yerlere, göklere, dağlara ve taşlara arzettiğinde hepsi çekinip, insan yâni Hazret-i Ömer’in teşvikiyle Hazret-i Ebû Bekir kabul eyledi.” derler. Buna benzer daha birçok hezeyanlar savururlar.
5. Şi’a’dan “Mansuriye” fırkası: Bunlar “Hiçbir zaman resûl ve risâlet kesilmez, cennet ona muhabbetle me’mur olduğumuz bir kimsenin, cehennem ise ona buğz ve düşmanlıkla me’mur bulunduğumuz diğer bir kimsenin ismidir.” derler. İşbu fırka’nın reisi olan Ebû Mansur’un, kendisine bağlılık iddiasında olduğunu İmam-ı Bakır hazretleri haber aldığı gibi huzurundan atıp uzaklaştırdı. O da, onun vefatına kadar susup, vefatından sonra yine meydana çıktı ve imamlığı kendi nefsine tahsis ve ilân etti. Ve: “Ben sema’ya çıktım, ma’budumu gördüm. Eliyle başımı okşadı ve bana: ‘Ey oğul yere in, tebliğde bulun.’ diye buyurdu. Cenâb-ı Hakk’ın ‘Onlar semâdan düşen bir karçınlık parça gördükleri zaman sehâb-ı merkum dediler.’ meâlindeki âyetle buyurduğu küsûf bana nâzil oldu.” dedi. Bu hezeyanlarını Irak Valisi Haccâc işitince kafasını kesti.
6. Şi’a’dan “Hattabîye” fırkası: Bu fırka’nın reisi olan Ebi’l-Hattab Muhammed Zeynetü’l-Esedî ilk önceleri İmam Câfer-i Sâdık hazretlerinin huzuruna girer çıkardı. Lâkin sonra Câfer-i Sâdık onun bâtıl olan itikadını öğrenip huzurundan kovup, ashâbıyla görüşmesini men’etmiştir.
Bu câhil: “Cennet, dünya nimetlerinden, cehennem de dünya elemlerinden ibarettir. Aynı zamanda dünya fânî değildir. Her mü’mine vahiy zuhûr eder.” der ve haram kılınan her şeyi mubah derecesine çıkarır, farzları terk ederdi. İmam-ı Cafer Hazretleri vefat ettikten sonra bu da imamlığı kendine tahsis edip: “İmamlar peygamberlerden ve belki de Cenâb-ı Hak’tan büyüktür.” gibi hezeyanlara başladığından yakalanıp idam olunmuştur.
7. Şi’a’dan “Hâşimîye” fırkası: Bu fırkanın birinci reisi Hişâm bin el-Hakem, ikinci reisi Hişâm bin Salim el-Cevânikî’dir.
Bunların ikisi de Cenâb-ı Hakk’ın cesed olduğuna ittifak ettilerse de sonraları İbnü’l-Hakem ve mensupları daha ziyâde açıklama yapmağa kalkışıp Cenâb-ı Hak, (hâşâ) “uzun, geniş ve derindir. Uzunluk, genişlik ve derinliği beraberdir ve kendi karışıyla yedi karıştır. Hususî mekânında fiilî hareketi vardır ve kudretiyle sonlu olmayıp zâtiyle sonludur. Arasında hiçbir farklılık kalmamacasına arşa temas etmektedir.” dedi. “Cenâb-ı Hak şeyleri varlık haline geldikten sonra bilir. Eylemi eskilik ve oluşum ile sıfatlandırılamaz. İrâdesi bir harekettir ki, ne aynı, ne de gayridir. Kelâmı bir sıfattır ki, ne mahlûk, ne de gayr-i mahlûktur. İmamlar ve Allah’ın peygamberleri ise masumdur.” gibi hezeyanlarda bulundu. İbni Salim de: “Allah insan suretinde ise de, kan ve cesedden ibaret olmamakla beraber eli, ağzı, burnu, gözü, kulağı vardır.” gibi bâtıl bir itikada saplandı.
8. Şi’a’dan “Nu’mâniye” fırkası: Bunlar Hâşimî fırkasının inancını kabul edip yalnız: “Cenâb-ı Hak cesed değildir. İnsan şeklinde bir nurdur.” sözüyle ayrılıyorlar. Bu fırkanın bir ismi de “Şeytaniye”dir.
9. Şi’a’dan “Yunusiye” fırkası: Bunlar “Allah arş’ın üzerindedir. Büyük melekler onu görmektedir. Kendisi meleklerin taşıyıcısı olduğu halde onlardan kuvvetlidir.” derler.
10. Şi’a’dan “Nasriye” fırkası: Bu fırkaya tâbi olanlar “Cenâb-ı Hakk’ın İmam-ı Ali Hazretlerine ve evlâdına hulûl ettiğine” inanırlar ve “cismanî cesed ile ruhaniyetin zuhûru inkâr olunmaz.” deyip Cebrail aleyhisselâm’ın hayırda, Şeytân’ın da şerde, insan şeklinde ortaya çıktığını misâl getirirler.
11. Şi’a’dan “Cenâhiye” fırkası: Bunlar “İlâhî ruh Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’da idi, sonra Hazret-i Şit’e, daha sonra peygamberlere ve imamlara intikal etti. İmam-ı Ali ve üç evlâdından sonra mezhebimizin reisliği Abdullah ibni Muaviye’ye geçti. Abdullah gelecekte gizlendiği Isfahan dağından çıkacaktır.” derler ve Kıyameti inkâr ederler, haram kılınan her şeyi helâl tutarlar.
12. Şi’a’dan “Rezzamiye” fırkası: Bu fırkaya dahil olanlar Hazret-i Ali’den oğlu Muhammed’e, sonra onun oğlu Ebî Hâşim’e, ondan da vasiyet yolu ile Ali bin Abdullah bin Abbas’a, ondan Muhammed bin Ali’ye, ondan yine vasiyetle Ebâ Müslim Horasanî’nin halkı bî’at ettirdiği İbrahim’e geçtiğini iddia ve onun idamından sonra Eba Müslim Horasanî’ye geçtiğine inanırlar ve bütün haramları helâl telâkki ederler.
13. Şi’a’dan “Gurâbiye” fırkası: Bunlar “Peygamber Efendimizin İmam-ı Ali hazretlerine benzerliği, gurabın guraba (karganın kargaya) benzemesi gibidir. Belki daha ziyâdedir.” derler. Onun için “Gurâbiye” ismini almışlardır.
14. Şi’a’dan “Zerâriye” fırkası: Bunlar, “Cenâb-ı Hak sıfatların oluşmasından evvel yalnız hayat sıfatıyla vasıflanmıştı. Âlim, Kaadir, Semi’ ve Basîr değildi.” derler. Yâni ilâhî sıfatların sonradan olduğuna inanırlar.
15. Şi’a’dan “Bedâiye” fırkası: Bunlar “Cenâb-ı Hak bir nesneyi irâde ettikten sonra onun üzerine zahir olmayan nesne zahir olur.” derler. Bu halde Cenâb-ı Hakk’ın (hâşâ) sonraki işleri açıkça bilmemesi lâzım gelir.
16. Şi’a’dan “Benâiye” fırkası: Bunlar, “Cenâb-ı Hak insan suretindedir ve İlâhî Zât’ından gayri bakî yoktur. İmam-ı Ali (K.V.) hazretlerine İlâhî cüz hulûl edip onun cesediyle birleşmiştir. İlâhî ruh ondan sonra oğlu Muhammed Hanefî’ye, ondan bir kaç vasıta ile mezhebimizin reisi Benan’a intikal etmiştir.” derler. Adı geçen Benan İmam-ı Bakır hazretleri zamanında yaşadığından ona mektup gönderip kendi itikadına dâvet etmişti. O, mektubu okuduktan sonra epeyce şaşırıp getiren adama “Yut şu mektubu.” dedi. Herif de mektubu yuttu ve vefat etti. Bunun üzerine içindekilerin bâtıl olduğu sabit oldu. Bahsi geçen Benan en sonunda öldürülmüş ve cezasını bulmuştur.
17. Şi’a’dan “Bâtıniye” fırkası”: Bu fırkanın mensupları, “Allah ne mevcûd, ne de gayr-ı mevcûd’dur. Ne âlim, ne de câhildir.” deyip İlâhî sıfatların hepsini şüpheyle karşılarlar ve “Allah emrederek bilfiil tam olan aklı ve bu akıl vasıtasıyla tam olmayan nefsi yarattı. Nefis aklın olgunluğuna erişmeğe can atarak noksandan kemâle [yani eksikli durumdan mükemmel hale] gelmek için bir harekete ve hareket de âlete muhtaç olduğundan, yıldızlar ortaya çıktı. Üç madde [hayvanlar, bitkiler ve madenler] dahi mezkûr yıldızlardan vücûda geldi.” derler ve ruhların fânî olduğuna ve hulûla kail olurlar. Bu bâtıl akideler eski Mecûsîler’den kalma bir şey olup Milâdî 1090; Hicrî 483 tarihinde Hasan bin Ali Sabbah marifetiyle yenilenmişti. Bu sapıklar Kur’ân’ın bâtınî mânâsını kendi kanaatlarınca alıp, görünür mânâsını bıraktıkları ve hükümsüz saydıkları için işbu “Bâtıniye” nâmıyla ve Hasan Sabbah’dan evvelki reislerinin ismi Hamdan Karamıt olduğundan “Karamıta” nâmıyla ve İmam-ı Sâdık hazretlerinin büyük oğlu İsmail’i imam tanıdıkları için “İsmailiye” nâmıyla ve haram kılınan her şeyi kendilerine mubah kıldıkları için “Hürremiye” nâmıyla ve “Resûl yedidir, her birinin arasında yedi imam vardır.” itikadında olduklarından “Seb’iye” nâmıyla ve bir aralık Babek nâmındaki bir Haricî’ye tâbi oldukları için “Babekiye” nâmıyla ve adı geçen Babek zamanında kırmızı elbise giydiklerinden “Muhammeriye” nâmıyla de yâd olunurlar. Bu sapıklar halkı dalâlete düşürmek için bir takım küfürlü terimler kullanırlar ve “Bevl meniden pis iken, bevlettikten sonra gusûl lâzım gelmiyor da meni’den sonra niçin lâzım gelsin?” gibi şüpheye düşürecek sözler söyler ve dinden çıkıp tam sapık olanlara “Hal”‘, çıkmaklığa “Sulh” ismini verirler ve bu dereceye varanlara bütün haramları mubah kılarlar, “Abdest imama karşı muhabbetten ve namaz ilhad yolunun gayrısından yasaklanmış olan şeyleri yasaklayan peygamber sözlerinden ve ihtilâm olmayan [ergenleşmemiş] kişiye sır açıklamaktan, gusûl kardeşliği tazelemekten, zekât ilhadın mükemmellikleriyle nefsin temizliğinden ve Kâbe ve Safa Nebî’den ve Merve Ali kapısından, tavaf imamlara muhabbetten, cennet şer’î yükümlülüklerden kurtuluştan ve cehennem zikredilen külfetlerin zorluklarını çekmekten ibarettir.” derler, “Babekiye”, “Karamıta”, “Hasan” ve “Seb’iye” kelimelerine de müracaat edilebilir.
18. Şi’a’dan “Zeydiye” fırkası: Bu fırkaya mensup olanlar “Zeyd bin Ali bin Hüseyin bin Ali el-Murtaza” hazretlerine mensubiyet iddiasında bulunurlar. Vâkıa Zeyd, Mu’tezile reisi Vâsıl bin Atâ’ya talebe oldu ise de ehl-i îtizâlden olduğu söylenemez. Bu iftira Benî Ümeyye’den Hişâm bin Abdülmelik’in Kûfe’ye hücumu esnasında bazı garazkârlar tarafından uydurulmuş bir şey olması kesin olarak bilinen şeylerdendir. Zira İmam-ı Âzam Ebû Hanife hazretleri Zeyd bin Ali’ye o vakit hayli mal vererek yardımda bulunmuştu. Her ne hâl ise Zeydîler “Carudiye” “Süleymaniye” ve “Salihiye” nâmlarıyla üçe ayrılırlar ve bunlardan Carudîler “Hazret-i Peygamber’den sonra hak imam Hazret-i Ali iken hakkı zayi’ oldu.” derler. Süleymanîler “Hazret-i Ali mevcûd iken ümmet diğerlerine bî’at ettiği için hatâ etti.” derler. Salihîler Süleymanîler’in itikadını kabul etmekle beraber Hazret-i Osman (R.A.)’dan tevakkuf eylerler.
EK
Zeydîler’e göre, Ali ashabın en faziletlisiydi. Fakat, hilâfet makamına Ebû Bekir’i getirdiler. Bunda elbette bir maslahat ve riâyet ettikleri dinî bir sebep vardı. Fitne uyandırmamak, herkesin kalbini hoş etmek emelindeydiler. Bu kanaati dolayısıyla birçok Şiîler, Zeyd’den ayrıldılar. Bunlar Zeyd’e dediler ki: “Biz sana yardım edeceğiz, fakat önce atan Ali’ye haksızlık eden Ebû Bekir ve Ömer hakkındaki düşüncen nedir?” Zeyd: “Ben onlar hakkında ancak hayrı söylerim. Ben Emevîler’e karşı ayaklandım. Çünkü onlar atam Hz. Hüseyin’i şehîd ettiler. Medine’yi yağma ettiler, Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttular ve ateşe verdiler.” diye cevap verdi. Şiîler o vakit Zeyd’den ayrıldılar. Zeydiye mezhebine göre başka başka iki memlekette iki imam bulunabilir. Büyük günah işleyen kimse, tövbe etmedikçe cehennemde ebedî olarak kalır. Bunu Mu’tezile’den aynen almışlardır. Zeydiye mezhebi, Yemen’de San’a ve havâlisinde halen yürürlüktedir. Bunlar Şi’a’nın en ılımlılarındandır. (Ziya Nur’un ilâvesidir.)
19. Şi’a’dan “İmamiye” fırkası: İki kısma ayrılır. İkisi de imamlığın Hazret-i Ali evlâtlarına münhasır olduğunu ve haklarında hüküm bulunduğunu iddia ederler. Lâkin tâyininde ihtilâfa düşerler ve diğer ashâb-ı kirâm hakkında yakışık almayacak sözler söylerler.
EK
Birinci kısım İsnâ Aşeriye’dir. Bunlar 12 İmam’a tâbidirler. Bunlar sırayla: 1) Ali bin Ebî Tâlib, 2) Hasan, 3) Hüseyin, 4) Zeynelâbidin, 5) Muhammed Bakır, 6) Câfer-i Sâdık, 7) Mûsâ el-Kâzım, 8) Ali Rıza, 9) Cevad diye mâruf olan Muhammed Tâkî, 10) Ali Nâkî, 11) Hasan Askerî, 12) Muhammed Mehdî’dir (doğumu: M. 873); küçük iken Samarra’da ortadan kay¬bolmuştur. Bunun için ona “İmam-ı Mektum[=Gizlenmiş İmam]” diyorlar. İsnâ Aşeriye fırkası onun hâlâ hayatta olduğuna inanıyorlar ve tekrar ortaya çıkmasını bekliyorlar. İran ahâlisi İmamiye Şi’ası mezhebindedir. Bu mezhe¬bin resmî adı “Câferiye”dir. Bu mezhebin kolları, 1108 tarihli Kanun-ı Esasî’ye göre şunlardı: 1- Usûliyyun, 2- Hükemâ, 3- Nimetullahiye, 4- Ahbâriyyun… İran’da bu Şiî’lerden başka Noktavîler, Şeyhiye gibi yarım milyona yakın, mezhep mensupları da vardır. İranlılar bu son imama “İmam-ı Masum, İmâm-ı Mektum, Kaim-i Zaman” da demektedirler. İran’da 1908’de Meşrutiyet ilân edildiği zaman millete neşredilen beyannamede “Necef-i Eş-refteki müçtehidlere göre Kanun-ı Esasî’ye muhalefetin İmam-ı Zaman’a yâni Mehdî’ye kılınç çekmek olacağı bildirilmiş ve 1910’da parlamento toplandığı zaman da bu toplantının “İmam-ı Mektum”un huzûrunda ve onun inâyetiyle olduğu ve Anayasa’ya İmam’ın geri dönüşüne kadar el sürülemeyeceği zikredilmişti, (bk. M. Ali Aynî, Milliyetçilik). İkinci kısım İsmailiye’dir ki, yukarıda anlatılmıştır.
“Şi’a’dan “Keysâniye” fırkası: Bunlar kendilerini Hz. Ali’nin kölesi Keysân’a nisbet ederler. Bu fırkanın kurucusu Muhtar b. Ubeyd Sakafı’dir. Önceleri Haricîler’dendi; sonra Şi’a’dan oldu. Kûfe’de vali olan Ziyad’dan çok zulüm gördü ve hapsedildi. Sonra Kûfe’den çıkması şartıyla serbest bırakıldı. Giderken: “Hz. Hüseyin’in kanını istiyeceğim ve intikam alacağım.” dedi. Sonra Emevîler’e isyan eden Abdullah b. Zübeyir’e katıldı. Hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed Hanefî’ye bağlı olduğunu iddia ederdi. Fakat o, Muhtar’ın yalanlarını ve sapkınlıklarını haber alınca, ondan uzak olduğunu herkesin huzurunda açıkladı. Bunlarda hulûl akidesi yoktur. Yalnız imamın mukaddes ve masum olduğuna inanılır. Rücu’a[=Geri dönüş’e] inanırlar. Muhtar-ı Sakafî bir hareket adamıydı; intikam dâvası ile ayaklanmış, sonra da öldürülmüştür.
Dürziler Şam civarında ve Havran’ın sık ormanları içinde, Lübnan ve Anti-Lübnan’da oturan bir halktır. Nüfusları yüzbini biraz geçer. Bunlar müslüman olmakla beraber, mezhepleri kendilerine mahsustur. Bu mezhep 8. Fatımî Halifesi Hâkim bi-Emrillâh tarafından ortaya atılmıştı. İbni Kesîr, tarihinde: “Hâkim, Firavun gibi ulûhîyet iddia etmiştir. Kendisini büyütmek ve ismine hürmet için, hatib minberde adını söylediği vakit, bütün safların ayağa kalkmasını tebaasına emretmişti. Bu hareket kendisine tâbi olan bütün memleketlerde, hattâ Haremeyn-i Şerîfeyn denen Mekke ve Medine’de de yapılırdı. Mısır ahâlisi ayağa kalktıkları zaman secdeye kapanırlar, bunların secdelerine çarşıda bulunan ayak takımı da iştirak ederdi.” demektedir. Bunlar İsmailîler’den bir fırka olarak kabul edilmektedirler. İmâmlık ve hilâfet hakkının Câfer-i Sâdık’ın en büyük oğlu İsmail’e ait olduğunu iddia ederler. Ruhların tenasühüne, yâni ölmüş olan insanların ruhunun yeni doğanlara geçtiğine, Hâkim bi-Emrillâh’ın ulûhiyetine inanırlar. Namaz, oruç, hac, zekât vesâir farzların hükümlerini kabul etmedikleri söylenir. Kıyâmet’i, haşr ve neşri inkâr ettikleri rivâyet edilir. Zehebî’nin rivâyetine göre: “İsmail oğlu Muhammed Dürzî adında bir İranlı, Hâkim zamanında Mısır’a gelmiş, kendisi Bâtınî imiş ve tenasühe inanırmış. Hâkim’le buluşarak ulûhîyet dâvasında bulunmasına yardım etmiş. Hazret-i Âdem’in ruhunun Ali’ye, Hâkim’in babasına ve Hâkim’e geçtiğine dair bir kitap yazmış, halka karşı camide okumuş. Hâkim ona para ve mal göndererek akidesini yaymasını temin etmiş”. İşte, Dürzîler’in menşeinin böyle olduğu rivâyet edilmektedir.
“Hâkim’in ölümü de pek garip olmuştu. Bir gece yarısı âdet edindiği gibi dolaşırken iki siyahî köle hemen çıkıp ona karşı sıçramışlar, yere yatırıp kollarını omuz başlarından kesmişler, karnını yarıp boşaltmışlar ve öyle öldürmüşler.
“Suriye’nin Osmanlı idaresine geçmesinden sonra, onlar da tebaaya dâhil oldular. Osmanlı tarihlerinde Dürzîler’in müteaddit serkeşliklerine karşı yapılmış olan seferlerden bahsedilir. Dürzîler’de 4 mühim aile vardı ve emirleri bunlardan çıkardı: Arslan, Maan, Şehab ve Canbulât aileleri.
“Zamanımızda Dürzi’ler ikiye ayrılmıştır: Ruhanîler, cismanîler. Ruhanîler ilâhî esrara vâkıf olan kimselerdir. Onlar içinde ‘reis’ler, yahut ‘şeyhü’l-akıl’lar mümtazdır; daha sonra ‘âkil veya ukkal’lar gelir. Asıl dinî reis, bunlardır. İkinci derecede irşâd edilmiş olanlara ‘ecâvid’ diyorlar. Cismanîlere gelince, onlar, emîrler ile câhillerdir.” (Mehmet Ali Aynî, Milliyetçilik, s. 244 – 45.)
Nusayrîler: İslâm dinî fırkalarından bahseden kitaplarda bunlar “Gulât-ı Şi’a”dan sayılmaktadırlar. Bunların yaşadıkları yerler Beyrut vilâyetinin Lâzkiye sancağına bağlı idi. Nusayrîler Şi’a fırkasının haddini çok aşmış bir şubesi kabul ediliyor. Bunlar kendilerini Hazret-i Ali’nin kölesi Nusayir’e nispet etmektedirler. Ulûhiyet’in Ali’ye, ondan sonra imam dediklerine hulûl ettiğine inandıkları rivâyet ediliyor.
İkinci Sultan Abdülhamîd Han, bunlara “Hudâiye” ismini verdirtmişti. Köylerinde mektepler açtırarak, onlara Ehl-i Sünnet mezhebine göre yazılmış kitaplar okutulmasını emretmişti. Prof. Mehmet Ali Aynî, diyor ki: “Fakat 1908’de Kanun-ı Esâsî ilân edildiği vakit, her tarafta esen hürriyet havası içinde Nusayrîler’in bazı ileri gelenleri benim yanıma gelerek, bundan sonra nüfus defterlerinde kendi isimlerinin ‘Hudâyî’ değil ‘Haydarî’ olarak yazılmasını istemişlerdi. O vakit ben Lâzkiye’de mutasarrıflık makamında bulunuyordum. Sünnî olan Lâzkiye ahâlisi, memleketin her yerinde vücûda gelen buhranların burada da olacağı ve Nusayrîler’in şehre baskın yapabileceği ihtimâlinden çok endişeliydiler. Fakat onlar rahat durmuşlardır… Nusayrîler, Dürzîler’i ve diğer Şiîler’i sevmezler… Oranın Dürzî meb’usu olan Mir Mehmet Arslan’ın, Hüseyin Cahit yerine öldürülmesinde, boşalmış olan meb’usluğa bir Dürzi’nin seçilmesini istememişler ve bana: ‘Meb’usumuz bir Dürzî olacağına Türk olsun.’ demişlerdi. Bir gece ziyaretime gelen Nusayri şeyhlerinden ve ulemâsından Şihab’a sormuştum: ‘Niçin Ali’ye ulûhiyet isnat ediyorsunuz?’ Bana şöyle cevap vermişti: ‘Kur’ân’da Ve hûve’l-aliyyü’l-azîm âyetini okuduğumuz için; bizim maksadımız o Ali’dir.’ demişti. I. Cihan Harbi’nde Suriye’yi terkettiğimiz vakit, oraya mandater sıfatıyla gelen Fransızlar, onların mümtaz bir idare kurmalarına göz yummuşlardı ki, nüfusları 213 bini buluyordu. (Ziya Nur’un ilâveleridir.)

Şi’a Hakkında Düşünceler
Dikkata şâyândır ki gerek Şi’a, gerekse Haricîler mezhebi, İslâm’ın yayılmasıyla hâkimiyet ve üstünlüğünü kaybeden milletlerde çok rağbet bulmuştur. Aynı durum Hıristiyanlığın Râfızî mezhebinde dahi görülmüştür.
Şi’a fikirleri, en ziyâde İran’da neşvünema bulmuştur. Burasını gayet tabiî bulmalıdır. İranlılar, gayet hassas ve şâirlikleriyle meşhur ve ahlâkları da ona göre oluşmuş bir kavimdir. Onlar Kerbelâ Vak’ası gibi dünyada eşi görülmeyen bir faciaya karşı kayıtsız kalamazlardı.
Sonra da veliliği, olgunluğu ve benzersiz yiğitliği, karşı durulmaz kuvveti sebebiyle İmam-ı Ali, bu hayalperest kavmi hususî bir surette kendine çekiyordu. İranlılar, Ehl-i Beyt’in karşılaştıkları kötülüklerle kendi kavimlerinin başına gelenleri bileştiriyorlardı. Ehl-i Beyt’e karşı zulmedenlerin sayılarını çoğalta çoğalta, yüz çevirenlerin dairesini genişlete genişlete, nihayet iki tarafın düşmanlarını da birleştirip kaynaştırdılar. Emevî ve Mervanîler’e karşı olan nefretlerini diğer sahabeleri de içine alacak şekilde genişlettiler. İran kavminin din, medeniyet ve istiklâline Cenâb-ı Ömer son vermiş, İran’ın kudret ve büyüklüğünü, daha doğrusu millî gurur ve varlığını İslâm’ın kılıncı huzurunda yine Hazret-i Ömer alaşağı etmişti. Bu sebeple İranlıların millî mevcudiyetlerinin derinliklerinde bu yedi bin yıllık medeniyeti kökünden yıkan Ömer’e karşı bir kin vardı. Bu da pek tabiî bir şeydi. Bu gizli kini açığa vurmak için Ehl-i Beyt’in hakları iddiası, meşru ve İslâmî bir vesile oldu. Böylece tevellâ ve teberrâ[=Ehl-i Beyt’i sevme ve onları sevmeyenlerden yüz çevirme] fikirleri üzerinde Şiîlik fazlaca genişledi. Bu muhakeme tamamıyla doğrudur. İran Şi’ası, akaid[=inanç prensipleri] hususunda Ehl-i Sünnet’e hayli yaklaşmakta ve diğer Şi’a mezheplerindeki çocukça hatâlardan uzak bulunmaktayken, Ehl-i Beyt’i sevmeyenlerden yüz çevirme [teberrâ] meselesine hepsinden ziyâde genişlik veriyor.
Zeydîler de Şi’a iken Şeyheyn’den [Ebû Bekir ve Ömer’den] kat’iyen yüz çevirmezler. Teberrâyı mezhep şartı yapmayan daha birçok Şi’a mezhepleri vardır.
Şiîler, taassup ve metanetle ve mezhebi yaymak hususunda mahir olmakla tanınırlar. Ta’ziye nâmıyla icra ettikleri matem, dinî merasim şeklini almıştır. Avrupalılar, ta’ziyeleri şiddetle tenkid ediyorlar. Biz, İslâmî uyanıklığa ve ihtiraslar üzerinde düşünmeye vesile olacak acı bir olayın hatırlatılması ve o münâsebetle şehidlerin isimlerinin anılması aleyhinde olamayız, lâkin bu konuda caiz görülen aşırılığı da uygun görmüyoruz. Ta’ziyenin en uygun şekli tarikatlarda icra edilenidir ki, bu da necat talep etmek, fakirlerin doyurulması gibi samimî ve akl-ı selîme muvafık şeylerden ibarettir.
EK
Gulât-ı Şi’a doktrini içinde anlayış bakımından mal ve mülkü de alâkadar eden görüşler vardır. Fikir ve görüşleriyle bu Şi’ayı gâlîye[=Aşırı Şi’a] yesâr (sol) ve aksayı yesâra (en sola) kadar gider. Gulât-ı Şi’a’nın bir de bu noktadan incelenmesi lâzımdır ki, bu henüz bizde yapılmamıştır. Bu mevzuda küçük bir araştırma yapan Yusuf Akçura Muasır Avrupa’da Siyasî ve İçtimaî Fikirler ve Fikrî Cereyanlar isimli kitabının 58. ve müteakip sahifelerinde şunları yazar:
“İslâm medeniyetinin en parlak devrelerinden birisi, merkezi Irak olmak üzere kurulmuş olan Abbasî Hilâfeti’nin Hârunü’r-Reşîd ve Me’mun asırlarıdır. Bu esnâda ziraat, ticâret, sanayi, ilim ve maârif hakikaten yüksek bir dereceye çıkmış, dârü’l-hilâfe [=Halifelik merkezi] olan Bağdâd-ı behiştâbâd Şark’ın en büyük, en zengin ve en işlek bir iktisadî merkezi olmuştu. Bağdad’ın açık denizlere, okyanuslara çıkış yeri, iskelesi Basra şehri idi. Bağdad’ın cihanşümûl ticareti, Basra vasıtasıyla icra edilirdi. Hamburg Berlin’e nazaran ne ise, Basra da Bağdad’a nazaran öyle idi. Basra’da deniz ticaretinin icap ettirdiği iskele amelesi ile, o zaman gemilere lâzım olan kürekçiler, yani gemi amelesi toplanmış bulunuyordu. Bu amelenin bir kısmı Zencî esirlerdi. Bundan mâada Irak’ın zengin topraklarını, bağ, bahçe, hurmalık ve tarlalarını işlemek üzere, bu toprakların sahipleri, rençber olarak birçok Zencî esirler kullanırlardı. Zencî esirler, Zengibar’dan getirilerek Basra’ya çıkarılırdı. Bu husus da Basra’daki Zencî esirlerin miktarını artırdı. Zencî esirlerin sahipleri, onlara umumiyetle kötü ve şiddetle muamele ederlerdi. Zencîler’in isyanı için mucip [geçerli] sebepler ve isyanın muvaffakiyet şartları mevcuttu.
“İran’ın Rey şehrinden olup kendisinin evlâd-ı Ali’den olduğunu iddia eden Ali bin Muhammed nâmında birisi, Zencî esirlerin başına geçerek, 235 Hicrî, 869 M.’de isyan etti; bu vâkıa ile İslâm tarihinde Harbü’l-Zenc[=Zencî Savaşı] denilen içtimaî muharebelere başlandı. Zencî esirlerin sergerdeleri Reis-i Zenc unvanını almışlardır. İhtilâlciler muvaffak oldukları yerlerde, tıpkı Roma’daki Spartakus ordusunun yaptığı gibi esirleri âzâd ediyorlardı. Yine Spartakus hareketindeki gibi, yükünü, küreğini, kazmasını, hâsılı işini bırakan esir ve fakirler, her taraftan gelip, ihtilâlcilere iltihak ediyorlardı. Esirler galip geldikçe, zengin efendilerini, sahiplerini ve sermayedarları katl, mülklerini, ev ve tarlalarını yakıyor ve tahrip ediyorlardı. Esirler o zamana kadar sahiplerinden gördükleri kötülüklerin intikamını faiziyle aldılar. Halifenin üzerlerine sevkettiği orduları bir kaç defa bozdular ve ordudan aldıkları esirlere karşı çok şiddetli davrandılar. İslâm müverrihleri, Reisü’l-Zenc Ali bin Muhammed’e şiddetli muamelesini vesile ederek El-Habîs unvanını takmışlardır. Bir aralık El-Habîs kendisini halife ilân etmiş ve sikkeler bastırarak, ismini hutbelerde de zikrettirmiş ise de, nihayet Halife El-Muvaffak’ın bizzat idare ettiği bir ordu tarafından mağlûp edilmiştir (270 H.). Bu muharebede yakalanan Ali b. Muhammed’in başı kesildi. Zencî esirlerin ihtilâli 15 sene kadar devam etmiştir. Bu hareket yukarıda işaret edildiği gibi, Roma’da zuhûr eden Spartakus hareketine çok benzer. Bu harekette fiilî olarak, fakirler ve esirlerin servet sahiplerine karşı ayaklanmaları görülüyorsa da, isyanın bazı görüşlere istinad ettiği, meselâ mallarda iştirak[=ortaklık] gayesinin takip edildiği malûm değildir. Fakat Zencî ihtilâlinin zuhûr ettiği yerlerde ve yine hicrî 3. asır ortalarında diğer bir içtimaî hareket görülür ki, bunun nazariyeleri epeyce işlenmiştir. Bu fikrî ve içtimaî harekete İslâm tarihinde Karâmıta hareketi denilir.
“Karâmıta hareketine sebep olan fikirler ve nazariyeler, İslâm âleminin her tarafında, muhtelif kanallarla bir hayli yayılmıştır. Bu fikirler ve nazariyeler, Şiî mezhebinin şubelerinden birisi sayılan İsmâiliye mezhebinin akîdeleriyle karışmış¬tır. İsmâiliye mezhebinin ve daha umumî olarak Şiîliğin nazariye ve fikirlerinden bazıları, diğer mezheplere mensup müslümanların akidelerine epey bulaşmıştır. Bu suretle İslâm âleminde oluşan sosyal ve iştiraki fikirlerin İslâm’ın mühim mezhepleriyle temas eden noktalarına gelmiş olduk. Bu çok çetin, karışık, şimdiye kadar hemen hiç işlenmemiş bir meseledir. İslâm âleminde, sosyalizm ve komünizme benzeyen fikrî ve fiilî cereyanları hakkıyla anlamak için mezheplerin ve tarikatların ciddî ve tarafsız incelenmesi gerekir. Bu incelemeler henüz yapılmış değildir. Yapılmış olan kısmına da tamamen vâkıf olduğumuzu iddia edemeyiz. Binâenaleyh bu konudaki mütalaalarımız tabiatıyla çok noksan ve hatalı olacaktır.
“İslâm dinine iman edenler, ta ilk asırlardan itibaren, bir kaç mezhebe ayrılmışlardır. Bu mezheplerin bazılarının bütün kadrosuna, daha sonraları Şi’a mezhebi ve bu mezhebin mensuplarına da Teşeyyü’ ehli yahut Şiî denmiştir. Şi’a’nın asıl mânâsı genel olarak bir fikre taraftar, bir kimseye bağlı ve ensâr (yardımcı) olan topluluk veya fırka [grup] demek olduğu halde, İslâm tarihinde hususî bir terim olarak, Hz. Ali ve evlâd ü ayaline taraftar ve yardımcı olan cemaat mânâsına gelmektedir. Şiî, Şi’a’ya mensup demektir. Teşeyyü’, Şi’alık dâvasını gütmektir. Hz. Ali’ye mensup oluşları sebebiyle, Şiîler’e Alevî, Şiîliğe Alevîlik dahi denilir; ve bu tâbir daha nettir.
“Bahsimizin mevzûuna göre, şâyân-ı dikkat olan ve ehemmiyeti hâiz bulunan taraf Alevî-Emevî çekişmesinin aslından ziyâde bu çekişmede tarafları teşkil eden iki ailenin, Hâşimîler’le Emevîler’in, dünyaya ve hayata bakışlarıdır. Hâşim oğulları ile Umeyye oğulları, İslâm tarihinde iki prensibi temsil eder gibidirler: Her iki ailenin dünyaya, maişete, hayata, cemiyete bakışları, topluluğun tanzim ve idaresine dair fikirleri birbirine zıttır.
“Umeyye oğulları, İslâm’dan evvel, Kureyş büyüklerinin, Mekkeli zengin, tüccar, eşraf ve âyânın ileri gelenleri idi; ve o yönden tâ Mekke fethine kadar Mekke eşraf cumhuriyetinin riyâset makamında, bir Emevî, Ebû Sufyan b. Harb bulunuyordu… Bu suretle Mekke’yi Ceneviz ve Venedik’e benzetmek mümkündür.
“Hz. Muhammed, bütün peygamberler gibi, insanlar arasında eşitlik ve kardeşliği telkin etmeğe başlayınca, Kureyş büyüklerinin tabiatıyla bu hoşlarına gitmedi. Hazret-i Peygamber’e ilk imân edenlerin ekseriyeti, içtimaî mevkileri yüksek adamlardan değildi; içlerinde bir kaç köle de vardı. Peygamber’in Mekke’den daha kolaylıkla dini yaydığı Yesrib (Medîne) ahâlisi, kendi tarlalarında kendileri çalışarak geçinen çiftçiler idiler ve Mekke tacirleri gibi servet ve saman sahibi değildiler.
“Resûlullah’ın vefatından sonra İslâm fetihleri, İslâm emirlerinin servetini artırdı. Hazret-i Osman’ın zamanında, onun etrafını alan Emevîler’in te’siriyle İslâm hilâfeti eski devirdeki saffet ve sadeliğini kaybetmeğe başladı. Servet ve saman, hilâfetin debdebe ve ihtişamını artırarak, peygamberce bir dinî idare, bir nevi dünyevî saltanata dönmeğe başladı. Bizzat Hz. Osman zengindi. Güzel giyinmeyi, süslenmeyi severdi. Uzun beyaz sakalına kırmızı kına yakar, dişlerini altın tellerle bağlardı.
“Lâkin, Hz. Osman’a halef olan Hâşimî Ali (K.V.) fakirdi, eline geçeni fukaraya sadaka verirdi. Gayet sâde giyinir, sâde yer ve içerdi: Ekseriya yemeği mercimek lapasından ibaret olup, üstüne de deve yününden kaba bir ihram örtündüğünü rivâyet ederler. Hilâfeti zamanında bu sâde hayatını değiştirmedi.
“Hz. Ali’ye karşı isyan eden Emevî Muaviye ise, Şam’da Rum Kayserlerinin, İran Kisrâ’larının haşmet ve saltanatını taklit ediyordu. Hattâ Hz. Ömer onu gördüğü zaman ‘İşte Arap Kisrâsı.’ demiştir.
“Ashabın zâhid ve muttaki olanları, Emevîler’in hareketlerini tabiatıyla tenkid ediyorlardı. Bunlardan Ebû Zer-i Gıfârî, Peygamberin zamanındaki hayat tarzının değişmesinden dolayı dâima şiddetle muahezelerde bulunur, servet toplayanlar aleyhine ve Şam valisi Muaviye aleyhine ateş püskürürdü. Zamanın gidişini dinî esaslara ve Peygamber’in sünnetine aykırı görürdü. Hz. Muaviye, Ebû Zer’i Şam’dan uzaklaştırdı.
“Görülüyor ki, Peygamber’in vefatından sonra, müslümanlar arasında hayata iki türlü bakış peyda olmuştu: Birisi daha maddî, dünyevî ve amelîdir; diğeri daha mânevî ve uhrevîdir. Alevîlik iddiasında bulunanlar, bazan samimiyetle, bazan da düşmanlıkla bu ikinci görüşe daha fazla meylederler. Önce Emevîler aleyhine kullandıkları keskin silâhlardan birisi de, Ebû Zer’in silâhı, yâni İslâmiyet’in ruh ve esasında mevcut eşitlik ve kardeşlik ilkesi idi… Bundan başka Alevîler, dünya hayatında mazlum ve mağdur olan Peygamber Evlâdı’nın, şehîd olanlarının şi’ası, yâni taraftarları idi. Şiîlik umumiyetle hem fakirler ve mazlumların, hem de mağdur olan Âl-i Abâ’nın savunuculuğu gibi ulvî bir emeli takip eder görünürdü. Diğer tâbirle Şiîler mağdurluktan ve mazlumluktan kuvvet kazanıyorlar, elemler ve ıztırapları kutsallaştırıyorlardı.
“Mağdurluk ve mazlûmluk, elemler ve ıztıraplar dâima bir kurtuluş arar. Mağdur ve mazlumlar dâima bir kurtarıcı bekler ve onun geleceği ümidiyle teselli bularak yaşar. Dinlerin birçoğunda kurtarıcı beklenir. Şiîler Mehdî’yi beklerler, yani Şiîlik’te mesiyanizm vardır. Bu itikat, sonraları, bütün İslâm âlemine yayılmış ve Hıristiyanlık’tan gelme mesihlik an’anesiyle karışmıştır: Kıyâmet’ten evvel Mehdî ortaya çıkacak ve Hz. İsâ gökten inecektir. Beklenilen Mehdî gelince, yahut Mesih gökten inince, dünyada ‘Semâvâtın melekûtu’ hâsıl olacak, yani mutlak adâlet hüküm sürecektir. Artık fakîr ile zengin kalmayacak, herkes, her yönden tamamen eşit olacak, sosyal adâletsizlikler ortadan kalkacak, harb ve darb, rekabet ve düşmanlık, çekişme ve kavga kalkacak, tam bir kardeşlik husule gelecek, hattâ yalnız insanlar değil, hayvanlar bile uyuşacak: Kurtla kuzu, arslanla deve bir arada yaşayacak… Bu Mehdî veya Müncî’yi bekleme akîdesi, Şiîler’de bilhassa onların İmamiye ve İsmâiliye şubelerinde daha ziyâde kökleşmişti. Aralarında yayılmış rivâyete göre, imamlardan birisi kaybolmuştu. “İmam-ı Gâib”[Kayıp İmam] bir gün tekrar gelecek ve arz üzerinde adâleti temin edecek deniliyordu. İmam-ı Gâib, bu ikinci ortaya çıkışında Mehdî demekti.
“Siyasî ve içtimaî müesseselerden zulüm ve gadir görenlerin hak ve menfaatlarını müdafaa ile onlara adâlet ve kurtuluş teklif edenler, onların başına geçebilirler ve icâbında o mazlum ve mağdur kafilelerini mevcûd müesseseler aleyhine kaldırıp hareket ettirebilirler. İslâm tarihinde malûm içtimaî kıyam ve ihtilâllerin başında ekseriyetle Şiîler görülür. Diğer tâbirle Alevîliğin çeşitli şubeleri, hayat ve müesseselerden hoşnûd olmayan, isyan ve ihtilâle yatkın kimselerin mezhebi olmuştur.
“Şiîlik, Araplar’dan ziyâde İranlılar’ın ruh ve zekâsıyla ortaya çıkmıştır. Şiîlik bir bakıma, İran’ın Arabistan’a karşı itiraz ve ayaklanması demektir: Tamamen Arap ve Kureyş; tacir ve aristokrat olan Ümeyye oğulları aleyhine, Arap olmaktan ziyâde müslüman olan Hâşimî oğulları, Âl-i Abâ’yı tutan ve bu suretle Hâşimî ve Alevî kıyam ve ihtilâllerine en çok katılan, İranlılardır. Mazdekîliğin, İslâm’dan evvel İran’da ortaya çıktığı malûmdur. Şiîliğe birçok İran fikirleriyle beraber, Mazdek’in fikirleri de karışmıştır. Karâmıta hareketini doğuran İsmâiliye mezhebi, Şi’a mezheplerinden birisidir ki, August Müller, “Der İslâm in Morgen und Abendland” isimli kitabında dediğine göre, bu mezhep erbabı Babekî’lerle yani Komünistlerle uyuşmuşlar ve bunların fikirlerini kısmen kabul etmişlerdir. İslâm tarihçilerinin iddiasına göre İsmâilîler’de mal, mülk ve kadında ortaklık esasıyla beraber, vahdet-i vücûd, tenasüh[ruh göçü] ve Mehdî’yi bekleme akideleri mevcuttur. İsmâiliye mezhebi dâîlerinden (misyonerlerinden) bir İranlı, Küfe civarı köylerinden Karmat (çirkin yüzlü – çarpık yürüyen) lâkabını taşıyan birisini irşad ederek ve mezhebine sokarak Karmatî hareketinin çıkmasına sebep olmuştur (H. 260). Gerçi, o sıralarda mahallî şartlar böyle bir ihtilâlin çıkmasına gayet müsaitti: Irak’ta köylülerin maişet sıkıntısı son derecelere gelmişti. Halife sarayının saltanat ve debdebesine, saray mensuplarıyla bütün büyüklerin sefîhliklerine, şehirlilerin israfına lüzumlu varidat, köylülerin vergisiyle, köylülerin hizmet ve angaryasıyla temin olunuyordu. Zencî ihtilâlleri esnasında esirler ve bedevilerin yağma ve talanlarından köylüler zarar görür olmuştu. Onları bastırmağa gelen Halife askerlerinin iskân ve iaşesi de yine köylülerin boynuna yüklenmişti, istikbalin kurtuluş ümidiyle hâlin sıkıntısına teselli bulabilirlerdi. Mehdî ortaya çıkınca, artık zulüm ve gadir kalkacak, fakirlik ve zenginlik farkı kalmayacak, herkes Mehdî’nin, herkes onun adâleti sayesinde rahatlık ve bolluk içinde yaşayacak değil miydi? İsmâiliye mezhebi, Karmat vasıtasıyla, Irak köylüleri arasında, sür’atle ve kolaylıkla yayıldı. Hicretin 3. asrının son çeyreğinde Karmatîler çoğalarak Fırat havzasında büyücek bir topluluk haline geldiler.
“İslâm tarihçilerinin rivâyetine göre, Karâmıta cemaatı da komünist idi: Mal ve mülklerin şahsî olmayıp müşterek olmasına, hattâ kadınların bile müşterek bulunmasına taraftar idiler. Fakirlik ve zenginliğin şahsî mülkiyetten doğduğuna inanıyorlardı. Lâkin, sâkin ve âsûde yaşarlar, kıyam ve isyandan çekinirler, Mehdî’nin gelmesini bekleyip dururlardı. Mezheplerine davetleri de barışseverce idi. Halifeye itâat ederler ve içtimaî fikirlerini kimseye zorla kabul ettirmek istemezlerdi. Evvelleri kadîm Nasrânîler gibi barışçı olan bu cemaat, büyüyüp kuvvet kazandıktan sonra taktiğini değiştirip, zorla iş görmeğe kalktı. Karmatî reislerinden Ebû Tâhir Süleyman, hicretin 4. asrı başlangıcında, büyük bir Karâmıta ordusu başında Basra, Ahvaz gibi büyük ve zengin şehirleri yağma ederek topladığı malları ve ganimetleri köylülere, bedevilere taksim etmiş, Bağdad’a kadar ilerleyip orasını tehdidi altında bulundurmuş, birçok hacı kervanlarını vurmuş, hac mevsiminde Mekke’ye taarruz edip, orayı da yağma eylemiştir. Karâmıta hareketi bu rengi alınca, halife tarafından üzerlerine te’dib kuvvetleri sevkolunmuş ve bu suretle resmî hükümet ile Karmatîler arasında harp açılmıştır. Umumiyetle tarihçiler Karâmıta’yı şöyle tasvir ederler: Mezheplerinde zina, katil, yağmacılık caizdi; mal ve mülkleri, kadın ve çocukları müşterekti. Namaz, oruç gibi ilâhî emirlere riâyet etmezlerdi. Onlarca her şey mubahtı. Bununla beraber aynı tarihçiler, onlar arasında bir çeşit kuvvetli bir kardeşliğin bulunduğunu da söylerler. Bu yazarlar onlara ‘Iştirakiye – Komünist’ nâmını vermezler, ‘İbâhiye’ nâmını verirler, Ferehîye, İsmâiliye-i Bâtıniye, Karâmıta ibâhîyedendir.”
“Yine Şi’a telâkkisinin içtimaî zümrelerdeki görünüşünü ve icra ettiği tesirleri anlatması bakımından Hacı Arif bey merhumun Binbir Hadîs Şerhi isimli kitabından, bu itikadlarla alâkalı kısımların alınmasını lüzumlu gördük. (Hacı Arif bey, 1293 yâni 1876 Osmanlı – Rus harbinde Şark cephesi kumandanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın sır kâtibidir.) Bu zât doğu Anadolu’da rastladığı garip inanışları ve (Bektaşîlik gibi) bazı tarikatlar arasındaki görünüşteki şi’alaşmayı anlatmaktadır:
“Bektaşîler, Bektaşî olmayan bir müslümanı ve ikrarı olmayan bir îman ehlini Yezidî sayarlar. Sünnî müslümanlardan mürekkep olan İslâm cemiyetine bir zarar gelse memnun ve Muhammed’in sünneti kuvvet bulacak olursa, Bektaşîliğin caiz gördüğü şeylerin önüne geçeceği için mahzun olurlar. Bu tarik pek çok kollara ayrılmıştır: Kızılbaşlar, Sofiler, Sofî sürekleri, Çırapüfler, Vazalaklar gibi ayrı ayrı isimlerle anılan bu câhil cemaatların hepsi o tarikin kollarından ve gûyâ Caferîye mezhebi ve Şi’a sâliklerindendir. Bununla beraber onların ‘Caferîye mezhebine mensubuz.’ diye iddia etmeleri mânâsızdır. Çünkü o mezhebin hükümlerinden de haberleri yoktur. Bektaşîlerle Hıristiyanlığın Ortodoksları arasında büyük bir münasebet vardır. Çünkü Bektaşîler dahi Hıristiyanlar gibi Teslis’e inanırlar ve Allah ile Muhammed ve Ali’yi hakikaten bir vücûd sayarak üçünü bir, birini üç itikad ederler. Oniki imam’ı da Hazret-i İsa’nın ‘Dodeka Apostol’u yâni on iki havarisi makamında görürler. Güya, İsa’nın on iki havarisi, sonra on iki imam suretinde görünmüşlerdi. Bektaşîlik’te ilerlemiş olan bazı canlar da Hacı Bektaş Velî ve ondan sonra ‘Dede babalık’ makamını ibraz eden bütün mürşidlerin Allah, Muhammed, Ali’den ibaret olduğuna ve Rumlar’ın ‘Haralambidis’ adını verdikleri Aziz’in dahi Hacı Bektaş Veli’den başka birisi olmadığına inanırlar. Bir kimse bektaşî olmak istediği vakit mürşide hitaben: ‘Caferî mezhebini kabul ettim, o mezhep, hak erenler mezhebidir, Ehl-i Beyt yoludur, diğerleri bâtıldır.’ diye ikrar verir. Ondan sonra bu yeni mürid bir abdest alarak (çıplak ayağa meshetmek şartıyla) iki rek’at namaz kılar. Ondan sonra mürîd ve rehber ikisi birden mürşidin huzuruna oturur. Üçünün de sağ ellerinin başparmakları, biribirine dayanarak bir yerde bulunduğu halde, mürşidin sol elinin altında toplanır, yâni mürşid sol eliyle o üç parmağı birleşmiş olarak kavrar, mürîd olacak can’ın bir eli de, altından mürşidin eteğine yapışmış olduğu halde tevellâ ve teberrâ üzerine ikrar verilir. İkrar veren zât, tevellâ ve teberrâsı üzerinde daim oldukça hiç bir günahın kendisini kirletmeyeceği kendisine anlatılır. Şüpheli îman’dan kurtulmuş olur. Ona abdest almak, bâtınî temizlikten ve Ehl-i Beyt’i sevmekten, namaz kılmak ise mürşidin cemâlini (yâni kıllı yüzünü) görmekten ibaret olduğu haber verilir. Bektaşîliğe girmiş olan o yeni can’a öğretilir ki mürşidin nutku Kur’ân’dır, mürşid Ali’dir, rehber Nebî’dir. Bu kadar seyr ve sülükten maksad mürşide vâsıl olmaktır; bir bilmeli, bir tanımalı; bir görmeli dersleri verilir. Bektaşîliğin ibâhîye mezhebiyle ittihadı dahi, haram olduğu Kur’ân’ın nassı ile sabit olan şarabı içmekle kalmıyorlar, şarabı haramdır diyen bir adamı, câhil bir haricî, aklı zayıf bir berranî sayarlar. Bektaşîler tevellâ ve teberrâ kaidesine göre Ebû Bekir’e, Ömer’e, Muaviye’ye, Yezid’e söğüp sayarlar. İyi amma bin üçyüz küsur sene evvel gelmiş geçmiş bir takım adamlara sövüp saymanın akıl ile ne münasebeti var? Acaba biz o asırda bulunmuş olsaydık, kimin tarafını tutacaktık, bilmiyoruz. Bu zamanda öyle şeylerle uğraşmalı mı? Alem bize gülüyor. Kur’ân-ı Kerîm’de ‘El-meveddetü fi’l-kurbâ’ emrolunmuş. Buna inandık, tasdik ettik. Bu asırda Ehl-i Beyt’e düşmanlık edecek Ahmed, Mehmed isminde bir kimse bulamazsınız. ‘El-meveddetü fi’l-kurbâ’ edeceğiz diye, asrımızda bulunan Ehl-i Sünnet Muhammedîleri, Yezidî, Berranî, Ehl-i Zahir sayıp da tefrikaya düşmek, Ehl-i Beyt’ini sevmek istediğimiz Peygamberimizin dînine ihanet olmaz mı? Vaktiyle Şiî mezhebini kabul eden Safevîye şahlarının Türkiye içine salıverdikleri Şiî ve Celâlî misyonerlerinin gayreti eseri olmak üzere köylerimizde, kasabalarımızda baştan çıkarılan ve aldatılan şahısların verâseten gelen acîb, türlü türlü itikadları, cildlerle kitaplar dolduracak kadar muhtelif ve farklıdır. Hiç bir fırkanın itikadının diğerine benzemediği ve nerelerinde ne türlü farklar olduğu Anadolu ve Rumeli’nin her tarafına gönderilecek araştırıcıların yapacakları gizli araştırmalarla ortaya çıkabilir.”
“Mehmed Arif bey H. 1291 senesinde Mazgirt, Kozican, Ovacık kazalarına geçici bir memuriyetle gitmiş, kitabında şöyle diyor: “Orada yaşayan ahâlinin Ehl- i Sünnet’ten ve daha doğrusu İslâmiyet’ten ayrı bir mezhebe mensup olduklarını gördük. O ahâli umumî surette Allah, Muhammed ve 12 İmam’ı yüceltirler. Tevellâ ve teberrâ yolunda bulunuyorlar. Lâkin iç tarafın incelenmesine girişildi mi ne türrehât, ne cehalet, ne esatir, ne maskaralıklar meydana çıkar ki aklı başında bulunan bir adam, Asya’nın en medenî bir kıt’asının tam ortasında sakin bulunan insanların şu asırda bu derece hayalperest, bu kadar câhil ve sâdedil, bu derece budala kaldıklarına şaşar kalır. Onlarda mürşid ve rehber usûlü geçerlidir. Bektaşîler gibi onlar da Ali’yi mürşid ve Hz. Muhammed’i rehber tanırlar. Fazla olarak onların bir de Hızır’ı vardır: ‘Sultan-ı Serdeste’ tâbir ettikleri Hızır’ın değneği ise, azizler hazretlerinin serdestesidir. Sultan-ı Serdeste alaca bir değnektir ve yolları gösterir. Ümmetin koyunlarını kurt gibi olan şeytanın şerrinden koruyan bir değnektir. Her rehberin evinde, izaz ve ihtiram mevkiinde, âyin-i cemler esnasında yeşil torbasından çıkarılarak bir tekrîm [ululanma] mevkiinde bulundurulur, öpülür ve ta’zim edilir. Rehberlerdeki değnek, Sultan-ı Serdeste’nin vekili ve kaim makamıdır. Asıl değnek Diyarbekir civarında bulunan bir kariyede ve zannedersem eşraftan Azizoğulları’nın hanesinde imiş. Her kim tarikat kanununa aykırı bir halde bulunur ve bir berrânîye keşf-i esrar ederse, o değnek gılâfından sıyrılarak çıkar ve kendi başına havadan uçaraktan gidip o müteaddi ve mütecâviz-i tarikin kafasına gözüne vurarak, döğülenin ağzını yüzünü çarpık bir hale kormuş. O adam bir daha felah ve salâh yüzü göremez olurmuş. Bir seyyidin, indlerinde pek büyük bir kıymeti vardır. Siyâdet dâvasında bulunan veya siyâdeti indlerinde sabit olup da, elifin mânâsını bilen bir zattan hiç bir şey esirgemezler. Bir seyyid, dayakla en büyüğünün ve muteberinin kafasını gözünü yarsa ve hayatına kasd etse, mukavemet eseri göstermezler, müdafaasında bulunmazlar, aralıkta seyahate çıkan seyyidlerin uğradığı köylerde, kadın ve erkek ziyaretine koşarlar. Bütün köyün kız ve kadınları seyyidin hizmetiyle meşgul olarak vücûduyla teberrük ederler. Seyyid, bir köye veya mahalleye teşrifinde âyin-i cem icra olunmasını emreder. Karı, kız ve erkekler bir araya toplanıp, müskirattan seyyidin takdis ettiği mâyilerin konduğu kadehlere niyâz ederek ve iki elleriyle tutarak yürürler, içlerinde fakılar saz çalar, meclis pek umumî ise Âşık Ömer’in ve ona benzer sair çöğür şâirlerinin nutukları, yok meclis oldukça hususiyeti hâiz ise, Niyâzi’nin veyahut Seyyid Nizameddin’in bazı gazelleri okunur. Ara sıra seyyidin dizleri öpülür, postuna niyâz edilir, işte bu hal seyyidin imâmetiyle cum’a ve belki de bayram namazı makamına kaimdir.
“Bu adamlar karışık olan köylere veyahut başka kasabalara gittiklerinde hususî işaretlerle birbirlerini tanırlar. Ondan sonra külfet ara yerden kalkar, hiç bir türlü takiyeye (takiyye, diğer mezhepler mensuplarının Ehl-i Sünnet’e karşı câli [yüzeysel] olarak gösterdikleri vifak[=uygunluk] ve hoş tavıra ıstılah olmuştur) lüzum kalmaz olur. Dağlardaki büyük ağaçlar ziyaretgâhları olduğu gibi, yine dağlarda Hızır’ın ikametgâhı olmak üzere tahayyül eyledikleri bazı büyük kayalar da perestiş mahâlleridir. Müteaddit mevkilerde türlü türlü makamların vücûdunu farzederler. Bu yoldaki mukaddes mahallerden birisi de Mazgird ve Kozican kazası arasındaki Munzur dağı denilen büyük ve yüksek bir dağdır, ismine ‘Sultan Munzur’ derler. Her ne vakit devletin kendilerini ıslâh etmek için askerle aleyhlerne gelindiğini anlasalar, derhal o dağın zirvesine bir kara çadır kuruyorlar, üç gün sonra çadırı yere yıkılmış bulurlarsa, devletin taarruzunu Sultan Munzur kabul etmiyor diyerek silâhla mukavemete hazırlanırlar. Eğer çadır yıkılmamış bulunursa sükût ile bunu günahlarının ziyâdeliğine ve Sultan Munzur’un dargınlığına ve kendilerini terbiye edeceğine yorarak itâat gösterirlermiş (tepesinde şiddetli hava eksik olmayan öyle yüksek bir dağda hiç çadır dayanır mı?). Sultan Munzur kimdir? Tercüme-i hâli nedir? Orası hiç aranmasın. ‘Sultan’ lâfzından bile insan kabrine veya makamına ulaşacağız zannolunmasın; bulunamaz. Öyle yüksek bir dağın, azîm bir kayanın mehabet saçan görünüşünden büyük sultanlık olur mu? (Bu Sultan Munzur’un Moğollara karşı dövüşen İslâm birliğine taraftar, büyük kahraman Celâleddin Harzemşah olduğu rivâyet ve kanaati vardır. Celâleddin Harzemşah hakkında bir eser yazmış ve onunla beraber muhtelif muharebelerde bulunmuş olan Şahabeddin Mehmed Nesevî Siret-i Celâlü’ddin Mengübirti nâmındaki kitabında, Amid (Diyarbekir) taraflarında Moğolların baskınına uğradıklarını, bu arada Sultan’ı kaybettiğini, kendisinin de kaçtığını söyledikten sonra, “Meyyafârikîn’e geldiğim zaman müdhiş hakikati öğrendim: Celâleddin katledilmişti. Bu elîm haberi aldıktan sonra hayatta kaldığımdan istikrah ettim. Kurtulduğuma müteessir oldum. Keşke kendi ömrümden kesip ona verseydim, fakat heyhat…” diyor. (İslâm’da Tarih ve Müverrihler, M. Şemseddin, s. 170). Munzur dağı da Celâleddin’in şehid edildiği mahâldir. Oradaki ahalinin sonradan bu mahallî bir ziyaretgâh yaptıkları ve mukaddes saydıkları anlaşılıyor.)
“Bu adamların İçinde Mekke’ye gitmiş ve hacı ismini takınmış bir fert görmedim ise de, hacca bedel, Kerbelâ’yı ziyaret etmişlerine tesadüf ettim. Ahlâk ve âdetlerini anlamak ve memuriyet işlerimi aksatmamak için kendilerine gayet mülayim bulunduğum ve evveldenberi mevcut olan kulak dolgunluğu ile, meşrep ve mizaçlarına aşinalık gösterdiğimden, bazı ağalar birbirlerine takdim ederken, elifin mânâsını bilir ve zülâli bulmuştur, gibi sözler söylerlerdi. Elifin mânâsı nedir, zülâli bulmak ne demektir? Biz dersimizi buraları bilecek kadar ileri götürmemiş olduğumuzdan, evet filân diye geçiverirdim. Eksikliğimi belli etmemek için sorup öğrenmeğe de cesaret edemedim. Maamafih, bu da Hurufîlerin hezeyanlarından arta kalmış, gayr-ı mâkûl bir densizlikten başka bir şey değildir. O tarihte Koziçan kazasında Şah Hüseyinzâde bir Hüseyin bey vardı ki, kazanın kaymakamı ve hepsinin beyi ve en zengini idi. Tarikat hasebiyle de rehber idi. Velhâsıl ruhanî ve cismanî olarak o kazada reis olan bu Hüseyin beyin ‘Ağanın Şenliği’ ismiyle yâd olunan köyündeki konağında bir direk vardır, ismi ‘Kali Sipi’dir; Zaza lisanınca ‘beyaz ihtiyar’ demektir. ‘Kali Sipi’ Hızır’dan kinaye ve Hızır’ın direği olmuş oluyor, güya Hızır’ın o direğe muhabbeti olduğundan, arasıra beyaz elbisesi ve sarığı ve beyaz pamuk yığını gibi sakalı ile o direğin dibinde temsil edilir. Direğin ziyaretine giden bazı sâlih kimselere, rehberin sâdıklarına gözükür imiş. (Bizim bazı câhillerimiz de Hızır’ı o kıyafette tasavvur ederler ya.) Binâenaleyh bu direk, umumî ziyâretgâhtır. Her taraftan nezirler, kurbanlar gelir, o direk, beyin on adet çiftliğinden daha kârlı ve faydalıdır. Bakın Hazret-i Mudill’in acîb ve garîb tecellîsine ki, 1271 tarihinde, devlet Kırım muharebesiyle meşgul iken, bu Hüseyin beyin babası Ali bey, Kars kalesi Rusya eline düştükten sonra, Osmanlılar’ın son günü ve demidir diyerek, isyan eder. Civarında bulunan Tercan kazasının, ahâlisi kızılbaş olmayan köylerini yakar, yıkar, birçok mal ve hayvanları yağmalar. Devlet, Rusya gibi amansız bir düşmanla uğraşırken, bu adamın te’dibini münâsip bir vakte atar. Sulhtan sonra mirliva Mustafa Paşa, bir kaç tabur askerle Koziçan kazasındaki fesat çıkaranların Ali beyle beraber cezalandırılmasına memur olur. Koziçan’a ulaşır, Ali beyi ailesi halkıyla Dersim’in içerisine doğru firar etmiş bulur. Hanesini yaktırır, oradan kalkar kazanın başka taraflarına gider, konak da tamamen yanar. Etraftan toplanmış ahâlinin aceze takımı konakla beraber Kali Sipi’nin yandığına kederlenip dururken, bir de görürler ki, bütün konak yanmışsa da bu direk yanmamış. Acaba konağın tamamen yandığı zannıyla asker çekildikten sonra, dağlara kaçmış olan köylülerin bir kısmı yetişip direği kurtardılar mı, yahut bulunduğu mevkiin yıkılıp altında kalması sebebiyle hava alamayarak, ateşten uzak mı kaldı? (Sonradan Halil Bey’in Maddin İlmi kitabında gördüğüme göre bu direk serpantin lifleri ile ateşe dayanıklı bir taştan yapılmış olsa gerektir. Zira o havalide bu nevi mâdenin mevcut olduğunu yine o kitapta görmüştüm.) Velhâsıl direğin yanmaması sebebiyle, kudsiyeti hakkındaki itimat katmerleşmiş ve direkle beraber hâne sahibinin şeref, itibar ve nüfuzu bir kat daha artmıştır. Bu Hüseyin bey, bana ikrar etmişti ki, ‘Ben atam ve oğlumla rehberim, bütün ailem de tarikat hasebiyle rehberdir. Bu ahâli beni ve ailemi beslemeğe, emir ve irşadım dairesinde hareket etmeğe mecburdurlar.’ işte, Devlet-i Aliyye ve bütün müslümanlar Rusya gibi kuvvetli bir düşmanla muharebe ederken, rehber cenapları, diğer kazalardan muharebeye gitmiş ve evlerinde erkek nâmına pek az muhafız kalmış olan gazilerin mal ve ırzına tasallut etti. Sebebi mezhep farklılığından, bütün Ehl-i Sünnet’i Berranî ve Yezidî saymalarından dolayıdır.
“Bunların köylerine Ehl-i Sünnet’ten bir veya iki kişi, öldürürler korkusuyla, gidip misafir olamazlar. Beş on kişi olmalı ki, korkusuz olarak gitsinler de kalsınlar. Bu cemaat içinde gusûl yok, abdest, namaz yok, oruç yok. Yalnız muharrem ayında bir oruç vardır ki, o da Kerbelâ vak’asını anmak için tutulur. Tevellâ ve teberrâ’sı olmayanların Yezidî olacakları cihetle malları, canları, ırzları helâldir itikadında bulunurlar. Bir Ehl-i Sünnet bir köyde bir gece misafir kalıp da bir leğende abdest alsa, yahut ibriki abdestte kullansa, o leğen, ibrik necis olmuştur, diyerek, kalaylatmayınca kullanmazlarmış. Bir kaç gün içlerinde ve köylerinde gezdim. Bir hatunun yüzünü göremedim. Yolda tesadüf edip de görülenler dahi, o kadar örtünürler ki, örtünmenin bu derecesine şaşılmamak mümkün olmazdı.
“Halbuki Kürdistan’da hayli’ yerler gezdim, pek çok köylerinde bulundum, umûmen Kürt köylerinin kadınları kemal-i iffet ve edep dairesinde açık gezerler; bunlar da aynı kavimden değil mi? Niçin umumî âdetlere uymuyorlar diye o tarihte Koziçan kadısı bulunan Ardahanlı Hayalî efendiden sormuştum. Ellerini, yüzlerini yıkamak külfetine düşmemek içindir, dedi. Meğer bir Sünnî’nin nazarı, onlardan bir kadının yüzüne ilişse, köpekten daha alçak ve hakîr olan bir Yezidî’nin bakışı dokunmakla yüzünün temizliğinin yok olacağına inanırlarmış. Bakınız cehalete! Hüseyin beyin köyü, kazanın merkezi olan Pülümer kariyesinden bir kaç saat uzaktadır. Hüseyin bey 15-20 günde bir kere merkeze uğrar, yapılacak işini yaptıktan sonra, yine o gün köyüne döner. Her ne ise…
“Ben bu köyde bulunduğum sırada hapishaneyi görelim diye Kadı efendi ile birlikte ve kaymakam vekili Aziz ağa da hazır olduğu halde aşağı indik. Hapishanede 4 kişi mevcut olmak lâzım gelirken, hâkim efendi üç bulup, birisinin nereye gittiğini Aziz ağadan sordu. Aziz ağa da, ‘Beyefendi emretti, salıverdim.’ cevabını verdi. Beş on gündür beyin buraya geldiği yok; tezkere filân bir şey mi yazdı, diye sorulunca, Aziz ağa ne cevap verse beğenilir? ‘Ben geçen gece beyefendiyi rüyada gördüm, filân adam haksız olarak hapistir, onu salıveriniz diye emretti, ben de salıverdim.’ diyerek işi mâneviyâta bina etmesin mi? Allah, Allah! Rehberin rüyada bile verdiği emir, ettiği tedbir, maddiyatta ve resmî işlerde geçiyor. Sebebi, çünkü rehber mukaddestir, Papa gibi hatâ etmez. Onun için rüya ile, hülya ile idare olunan bir memleketteki ahâlinin hali asayiş ve emniyetinin akla yakın olup olmadığını aramak abestir. Kaderin sevkiyle o kazaya memur olmuş ve başka terbiye vesâir yolda idareye alışmış olan biçâre memurların çektikleri gönül üzüntüsünü hiç sormamalı. Zira söyletilirse, elemleri fazlalaşır. Kadı efendi, işsiz güçsüz, yalnız kazanın kadılığı makamında bir adamın oturması vazifesine memur olup, yoksa şer-i şerîf üzere hakkı yerine getirmek için değil, çünkü ağalar varken, ahâlinin adâletle, kadı ile münasebetleri yok. Her hüküm, ağaların keyfî irâdelerinden çıkar. Memleketçe bütün muamele onlara ve ağaların birbiri ile olan kavgalarının halledilmesi de Hüseyin beye aittir. Orada gördüğüm, işittiğim acâipliklerin pek çoğunu unutmuşum, daha neler var, neler!
“Erzurum, Muş, Mâmuretü’l-Aziz, Erzincan, Diyarbekir, Sivas, Ankara, Yozgat, Karahisar, Kütahya cihetlerinde bulunan ve Ahmed, Mehmed ismiyle çağrılan cemaatın üçte birine yakın miktarı hemen bunlardan gibidir. Yerleri birbirinden uzaklaştıkça, itikat ve fürûatta dahi bazı ihtilâfları zuhûr eder. Çankırı sancağına tâbi Çerkeş kazasına bağlı Bayındır nahiyesinde ve içinde, Süleyman ağa nâmında birisinin hanesine, 1300 tarihinde bir gece misafir olmuştum. Odadaki ocağın yanındaki açık dolap içinde bir kitap gördüm. Bakayım nedir, diye ele aldığımda, meğer bizim hâne sahibi, tarîk-i nazeninin (Bektaşîlik) hususî bir şubesinin mensuplarındanmış. Tercümanlar nâmı ile mezkûr olan kitapta o kadar saçmalar gördüm ki, tarifinden âcizim. Çırak tercümanı, ışık tercümanı, sabah tercümanı, lokma tercümanı, akşam tercümanı, divan tercümanı, elhâsıl, tercüman, tercüman nâmıyla Türkçe olarak, birçok hezeyanla dolu ve meselâ ‘Sabahlar hayrola, hayırlar fethola, münkir, münafık mat ola, sofra Ali’nin, nîmet velînin’ gibi bir takım müselsel ve kafiyeli sözler yazılmış ki, bu sözlerin irtibat ve insicamı nerede kaldı, ekserisinde mânâ bile yok; her hareketin, her halin bir tercümanı var. O işe başlandığı vakit, söylenecek ve gülbank çekilecek. Lâkin her tercüman ‘bismillah’ yerine ‘bismişâh’ ile başlıyor. Hâne sahibinden bismişâh (=şahın ismiyle) ne demektir, onu sormak istedim. Adamcağızı sualimdeki maksadı anlamayacak derecede sâdedil gördüğüm için sükût ettim. Sonra kendi kendime dedim ki, bu bismişâh’taki şahtan maksad Hz. Ali olsa gerektir. Çünkü kendilerine, ‘Hazret-i Şâh efendimiz’ ve ‘Şâh-ı Velâyet efendimiz’ dendiğini işitiyorum. Bismillah’ın, Allah’ı hazfolunarak yerine şâh konulmuş ve söze başlarken kullanıldığı için bizim besmelelerimiz gibi kullanıldığına hükmettim. Bu şâh lâfzı, nereden çıktı? Çünkü Arapça değildir ki, Ashâb ve Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve velhâsıl selef-i sâlihîn istimal ettiler de, biz de onun için kullanıyoruz denilsin. Şâh lâfzının farisî olmasına nazaran, bazı câhil Acem dervişlerinin Hazret-i Şâh-ı Velâyeti ta’zîmen ve hazrete mensup olan bazı te’vil edilmiş sözlere binâen, kendisini ulûhîyet derecesine çıkardıkları ve Hıristiyanlar’ın Hazret-i İsâ hakkındaki itikatları gibi lâhût’un [Allah’ın] Hz. Ali nâsûtunda [insanlığında] cesetleşmiş olduğuna inandıkları anlaşılmıyor mu? Bu zannın, inanç olarak, şekil olarak, hâl olarak hakikaten çarpıklığı apaçık iken, görenek belâsı veyahut cehalet icâbı olarak, birtakım Muhammed ümmetinin fahiş hayâller içine daldırılmış olduğunu görüp de acımamak mümkün müdür? Lâkin ne çâre, madem ki ıslâhına muktedir değiliz, zaruri olarak ‘Bunlar eskidenberi gelen mitolojik şeylerdir.’ denilerek teselli bulmalıdır.
“Tuhafı şurası ki, akıllı uslu, dünyasını, dinini akıl etmeğe kadir bazı zekî kardeşlerimizin dahi bismişah’ı sabah ve akşam devam ettikleri alışılmış virdleri içinde okumakta olduklarını sonradan işittim de şaştım kaldım. Bir hadîs-i şerifte, ‘Bir şeyi çok sevmenin kişiyi kör ve sağır edeceği’nin bir kaide hükmünde olduğu ferman buyurulmuş olmasına nazaran, onlarda gördüğüm bu düşüncesizlik ve dikkatsizlik, Hazret-i Şâh-ı Velâyet’in sevgisinde tutulan aşırılıktan ve zikredilen hadîsin belirtmiş olduğu hikmetten kaynaklanmıştır, mânâsı hatıra geldi ise de, umûmen insanlar kendiliklerinden hayalî ve vehmî bir put ortaya koymak suretiyle küfre meyletmiş olduklarından, bu yaradılışın ve menfaat meylinin sevkinden pek az kimsenin salim kaldığını ve görenek denilen taklitçiliğin dahi bundan veya bunun ondan çıktığını düşünüp hiç birisine kat’î şekilde hüküm edemeyerek Nahl sûresinin ‘Allah dilediğini yoldan saptırır, dilediğini doğru yola döndürür.’ meâlindeki 93’üncü âyetinin mânâsında karar kıldım.
“Her ne ise, sadetten çıkmış olmayalım. Anadolu içinde gördüğümüz cemaatın tâbi oldukları muhtelif fikirler ve itikadlar zoruyla komşuları bulunan Ehl-i Sünnet’e baktıkça, onlar da mütekabil muamele icrasına tabiatları icabı mecbur olduklarından aralarında muvasala ve muarefe [yani alış veriş ve etkileşim] yok gibidir. Hani ya mü’minler dîn ve inanç bakımlarından sağlam bir binânın cüzleri gibi birbirlerini takviye ve tahkim etmek ve hepsi bir vücûdun azası olmak lâzım gelecekti? Nerede bu dîn, nerede ittifak ve itikad! Belgelere dayanarak bildiğime göre Bağdad vilâyetinin hemen yarısı Şiî ve Câferîdir. Hele Yemen’in Urban ahâlisi içinde sahîh mezhep erbabı pek azdır. Diğer taraflardaki Urban kabileler de öyledir. Bunların cümlesini mezhep ve itikadlarında hür bırakalım ve hiç birisine sözle ve yazı ile hiç ilişmeyelim de halleriyle yerlerinde bırakalım der isek, bu mümkün değildir. Zira her cemaat, diğerine yan bakmakta ve birbirinin düşmanı hükmündedirler. Bu hal, dinî ve millî bir asabiyet teşkiline mânidir. Asabiyetsiz kavmin yaşaması imkânsızdır. Bunların ekserisi ve husûsiyle halleri yukarıda bildirilen sofiler güruhu Devlet-i Aliyye’nin askerî hizmetini bir angarya, bir yük hükmünde tutuyorlar. Bir mükellefiyet tanımıyorlar. Askerde durmaları, cezalandırılmak korkusu iledir, yoksa dînlerinin sevkiyle değildir. Bu yüzden her gün, her saat biz Yezidlerin yere geçmesi ve Osmanlı devleti binasının çökmesi saatini beklemektedirler. Nazarlarında bir Moskof neferi, dindar bir Ehl-i Sünnet’ten bin kat hayırlıdır. Onun için Ehl-i Sünnet’in ettiği bir muharebede ölmek, onlarca kendi kendilerine intihar kadar facialardan sayılır. Gözlerini her gün ordunun bozulmasına dikmişler, selâmetle evlerine kaçıp gitmeyi büyük sevap saymışlardır. Hiç köpek zorla ava gider mi, ya götürülürse bir işe yarar mı?”
“Mehmed Arif bey’in müşahede[=gözlem] ve inceleme üzerine olan bu sözlerinin doğruluğunu 1914 senesinde açılmış olan Cihan Harbi’ne karıştığımız vakit gördük. Rus orduları maalesef doğu hududundan geçerek Çapakçur’a kadar dayanmışlardı. Onların bu yürüyüşleri Dersim eşkiyâsını pek ziyâde coşturmuştu. Asırlarca vatanın içinde yaşamış olan bu adamların Ruslara nasıl hizmet ettiğini ve onların gönderdiği silâhlarla etrafı nasıl tehdit ettiklerini o zaman büyük bir esefle duymuştuk. O azgın şakîler her gün Harput kasabasına hücum ederek yağmaya hazırlanmakta olduklarından Harput ve mezraa ahâlisinden bir çok tacirler dükkânlarını ve evlerini bırakarak etrafa dağılıp kaçmışlardı.
“Mehmed Arif bey, yazısını şu dilekle bitiriyor:
“Harb safında bulunan Müslüman askerlere muharebeden yüz çevirip kaçmak gibi büyük cinayet fikri bu makûle itikad sahiplerinden bulaşıyor. Onlardan bir kaç nefer harb saflarından geriye fırladı mı, artık alt tarafı çorap söküğü gibi işleyip duruyor. Ahlâk ve tabiatın bulaşıcı olduğuna, insanın arkadaşının huyundan müteessir olacağında herkes ittifak etmiş değil midir?” [M. Ali Aynî, Milliyetçilik, s. 225-235. (Ziya Nur’un ilâvesidir.)]

ŞEHBENDERZADE AHMED HİLMİ (İSLAM TARİHİ-1, SEKİZİNCİ BAHİS)

ZİYA NUR AKSUN
ÖTÜKEN NEŞRİYAT, İSTANBUL, 2006

Reklamlar